29 Kasım 2013 Cuma

ZORBA - NİKOS KAZANCAKİS






 

Zorba Kitap İncelemesi




Hayatı kaçırmakla ilgili emin olmadığı fikirleri olan, Buda’nın takipçisi, sayfaların aşığı[1] bir Yunan[2] ve bir deniz yolculuğu sırasında tanıştığı Aleksi Zorba adındaki hayatını değiştiren yoldaşının hikayesi. Nikos Kazancakis’in kitabı klasikler anlamında okuyup en çok bağlandığım roman. Bu sanırım ana karakterde kendimi bulmamla alakalı.



 


Kitap üzerindeki bilgileri kullanarak, Nikos Kazancakis’den kısaca bahsetmek gerekirse; Nobel’i bir oy ile Albert Camus’a kaptıran, Zorba adlı romanı altmışlarındayken II.Dünya Savaşı sırasında yazan ve mezar taşındaki yazısıyla[3] ünlü bir insan.
Kitap çoğunlukla olaylar akışı şeklinde geçse de, arada çeşitli konular hakkında sunulan fikirler var. Fakat bu fikirler olaylara ve diyaloglara yedirilerek sunulduğu için, romanın akışından hiç kopmuyorsunuz. Ben normalde olay odaklı romanlardan hoşlanmasam da, karakterlerin olay odaklı romanlara göre daha farklı olması ve dediğim bütün hali sanırım hem beni, hem de olay örgüsüne bağlı olarak okumayı sevenleri yakalıyor.
Betimleme konusu, bir roman için en önemli konu bana kalırsa. Ruhsal betimlemeleri okumak inanılmaz keyif verici bir şey fakat oldum olası çevre betimlemelerinden hoşlanmam ben. Çoğunlukla bir kitaptan kopmamın tek sebebi çevre betimlemeleri ya da fiziksel betimlemeler olur. Bu sefer ise kitaptaki betimlemelere daha çok bağlandım, kitaptan kopartmadılar. Çünkü Nikos Kazancakis’in hayatın değeri ile ilgili yaptığı sorgulamalarda, hayatın içinden doğadan küçük şeylerden zevk almak önemli yer tutuyordu. Bu sebeple hem ben betimlemelere yoğunlaşmaya çalıştım, hem de bu betimlemelerin ardından yazarın hayatı yakalama çabası ile ilgili satırlar, Zorba ile bu yönde diyaloglar geldiğinden keyif alabildim. Böyle de bir artısı var kitabın konusunun.
Görsel
Otobiyografik roman olması, yaşayan insanları ve yaşanmış olayları temel alarak yazılmış olmasının kitap üzerine muhteşem bir etkisi var. O da şu ki, bu kitaptaki karakterler bu zamana kadar romanlarda gördüğüm en gerçek karakterler. Karakterlerin yaptığı hareketler, söylediği sözler, düştükleri durumlar, bunlara karşı tepkileri, genel olarak düşünce akışlarındaki ufaktan tutarsızlık. Anlatılan her şey normal hayatın bir resmi gibi. Kitabı okurken kesinlikle Kazancakis ve Zorba’nın Girit macerasını gizli kamera ile takip ediyormuş gibi hissedebiliyorsunuz.
Karakterler üzerine özellikle eğilmek gerekiyor, çünkü bir kitabı çoğunlukla olay örgüsü ile beğenmek mümkün olmuyor. Bu romanın da bana göre asıl çarpıcı noktası, karakterlerin derinliği. Karakter derinliği deyince, başlanması gereken isim de Aleksi Zorba. Zorba, çeşitli yerlerde çeşitli işler yapan, hayatı boyunca bu gezginlik hali ile yaşayarak öğrenen bir insan. Tanrı ve siyaset kavramları ile ulaştığı nokta, herhangi bir filozofun ulaşabileceği nokta. İnsan nefreti kavramını, o kadar düzgün oturtmuş ki, bana göre üzerine düşünülse bile bu kadar temelli tarif edilemeyebilir. Tabii Nikos Kazancakis tarafından abartılı bir şekilde sunulmuş olabilir hayat tecrübeleri ve fikirleri fakat en azından kitaptaki Zorba’nın çok şaşırtıcı bir karakter olduğu kesin.
Söz konusu kitap bir okuma aşığının hayattan kaçırdıklarını konu alır da, yön veren karakterin cinsel fikirleri tarif edilmez mi? Zorba, insan düşmanlığı ile beraber düşünüldüğünde çok ilginç bir fikre sahip. Kadınlara karşı gerçek bir zaafı var. Herhangi bir çapkınlık durumu değil, gerçekten zaafı var. Hayatı boyunca kadınların narin, zayıf varlıklar olduğunu düşünerek onu mutlu etmeye çalışan bir insan. Bunu çoğunlukla kendi mutluluğunun önüne koyabiliyor.
“Artık hiç kuşkusuz, karşısında bu boyanıp mumyalanmış kocakarıyı değil, kadınlara verdiği adla ‘dişi ırk’ın bütününü görmekteydi. Kişilik kaybolur, yüz silinir, genç ya da moruk, güzel ya da çirkin, hepsi anlamsız bir değişikliğe uğrardı; her kadının arkasında Afrodit’in onurlu, kutsal ve sır dolu yüzü belirirdi. Zorba bu yüzü görür, bununla konuşur, bunu isterdi; Madam Ortans sadece geçici, donuk bir maskeden başka bir şey değildi. Zorba ölümsüz ağzı öpmek için bu maskeyi yırtıyordu.” şeklinde bahsediyor yazar Zorba’dan. Zorba’nın kadınlara bakış açısını tam olarak gösteren bir alıntı bu. Karşısına bir bireyi değil kadınları, dişi ırkı alıp ona kur yapan, onu mutlu etmeye çalışan bir insan. Burada acıma duygusu, yapılanı tanımlayan asıl his. Kadınlar hakkındaki tam fikrini ise kendi ağzından şöyle söyleyebiliriz; “Bu kararsızlık geçidini, şarlatanlık tapınağını, bu günah testisini, bu hile otlarının bulunduğu tarlayı, bu Cehennem’in giriş yerini, bu kurnazlıklar taşan sepeti, bu bala benzeyen zehri, ölümlüleri dünyaya bağlayan bu zinciri; kadını kim yarattı?”
“(…) Eğer insana inansaydım, Tanrı’ya da, Şeytan’a da inanırdım(…) İnsan canavardır! İnsanlara umut verme.” alıntısı ile Zorba’nın din ve insanlar hakkındaki fikrini anlayabiliyoruz. “Zorba’dan başka hiçbir şeye ve kimseye inanmam. Zorba, ötekilerden iyi olduğu için değil; asla! O da canavardır. Zorba’ya inanırım ama. Çünkü yalnız ona sözüm geçer. Yalnız onu bilirim. Bütün ötekiler hayaldir!” işte insan nefreti ile bencilliğin harmanı muhteşem bir fikir. Bencilliğin ve insan nefretinin birlikte temellendirilmesi olan bu fikir, beni kitapta en etkileyen düşünce olmuştu.
Tıpkı tanrı kavramına, dinlere değer vermediği gibi, devlet ve vatan kavramlarına da önem vermiyor Zorba. Kısaca anlatmak gerekirse, Balkan savaşları sırasında Yunan avlayan Bulgar bir papazı öldüren Zorba, bir gün sonra çocuklarının sokakta dilenmesi ile karşılaşıyor. Bu zamana kadar azılı bir Yunan milliyetçisi ve askeri olan Zorba, bu olaydan sonra maddi yüklerden ve soyut yüklerden tamamiyle kurtulmak için silkinme çabası olarak tanımlıyor hayatının geri kalanını. Nikos Kazancakis roman başında ayrıldığı milliyetçi dostu[4] ile beraber kendi hayatında devlet ve vatan kavramlarını önemli olarak tanımladığından, burada da Zorba ile arasında bir fikir çatışması oluyor.
“(…) birden insanın ne olduğunu, dünyaya neden geldiğini ve ne işe yaradığını düşünüyorum… Bana kalırsa, hiçbir şeye… Her şey aynı; karım olsa da, olmasa da, namuslu ve namussuz olsam da, bey ya da hamal olsam da; yalnız canlı ya da ölü oluşumun önemi var. Beni Şeytan ya da Tanrı alırsa(Ne diyeyim patron[5], sanırım arada fark yok!) gebereceğim, pis kokulu bir leş olacağım, dünyayı kokutacağım ve bu dünya, boğulmamak için beni bir yere saklamak zorunda kalacak.” Zorba başka insanlara olduğu gibi, kendine ve kendi geleceğine dair de acımasız olan, hayat rolü dediğimiz amaç hakkında da olumsuz düşünen bir karakter. Bu fikirlerin, ecnebinin kullandığı sokak becerileri yüksek, yaşayarak öğrenen bir adamdan nasıl çıkabildiğini ise aklım almıyor. Kazancakis, eğer Zorba karakterine bir el atmadıysa çok ilginç gerçekten.
Görsel
Nikos Kazancakis karakteri ise günümüz tanımlaması ile badak[6] biri. Tabii ki hayat üzerine düşüncelere, Buda’ya, kitaplara tutkun biri ve bu yönüyle de kendisinden bahsetmek gerekiyor fakat şu alıntı Nikos Kazancakis’in yaşadığı hayattan ne kadar emin olmadığını, memnun olmadığını değil emin olmadığını gösteriyor; “Konuşmuyordum. Zorba’nın haklı olduğunu biliyordum ama, cesaretim yoktu. Hayatım yanlış yola sapmıştı, insanlarla olan ilişkilerimi bir iç konuşma haline sokmuştum. O kadar düşmüştüm ki, bir kadına âşık olma ile kitap okuma arasında seçim yapmam gerekirse, kitabı seçerdim.” bu yönü ile bu karaktere hayran olmamak elde değil bence. Kitap okumak üzerine bahsedilen bu tutku ve hayali karşılaştırma, toplumun değer yargılarına göre ne kadar farklı bir hayat standardı oturttuğunu gösteriyor yazarın.
Kazancakis’in hayatından ne kadar memnun olduğu sürüncemede bir konu. Doğal istekleri ve doğayı reddetmek üzerine de bir tarzı olan yazarla ilgili Zorba öncesi ve Zorba sonrası iki alıntı yaptığımızda değişimi göreceğiz; “Ben bedenin zevklerini küçümserdim. Becerebilsem, ayıp bir şey yapıyormuş gibi, yemeğimi gizli yiyecektim(…)” diyecek kadar içine kapanık ve doğal ihtiyaçları konusunda saplantı yapmış bir karakter. Zorba’nın her şeyi açıkça yaşayan halinden sonra ise değişim Kazancakis’i şu sonuca ulaştırıyor; “Yüz yıllık yasaları oldubittiye getirmek öldürücü bir günahtır; ölümsüz uyumu güvenle izlemek insanın borcudur.”
Nikos Kazancakis’le ilgili olarak kitabı okurken ufak bir okumaya başlamıştım ve ilginç bir durum var. Kendisinin din konusunda fikirleri hakkında herhangi bir şey söylemek mümkün değil. Kitap sırasında Buda’dan kopmadığı sırada[7] Hıristiyanlığa, Paskalya’ya yönelik şöyle sunulmuş bir fikri var; “Eğer kutsal kitap ‘Bugün ışık doğuyor’[8] demiş olsaydı, insanın kalbi hasret çekmezdi. Düşünce, efsaneye dönüşmez ve dünyayı bu kadar ele geçirmezdi. İmgelemimizi, yeni ruhumuzu canlandırmayan sıradan bir olay olarak kalırdı. Ama, kışın ortasında doğan ışık, çocuk oldu, çocuk da Tanrı ve şimdi yirmi yüzyıldır ruh onu tepesinde taşıyıp emziriyor.” bu fikirlere karşı Kazancakis’in Hıristiyan olduğunu, deist olduğunu, ateist olduğunu okudum. Bu yazılanlardan Hıristiyan olduğunu düşünmek zor gibi geliyor ama, araştırmak gerek bilemiyor fikrini.
Nikos Kazancakis’in kitabın başlarında verdiği, özgürlük üzerine fikirleri de ne kadar özgür olduğumuzu sorguluyor; “(…) Ya da acaba efendimiz ne kadar yüksekteyse, tutsaklık zincirimiz de o kadar uzuyor ve o zaman çok geniş bir harmanın içinde sıçrayıp oynuyor, sonra ucunu bulamadan ölüyoruz, bunun adına da özgürlük mü demişiz yoksa?” Bağlı olduğumuz zinciri, eğer gideceğimiz yer için zorlamıyorsak bile, zincirimizin olmasının ne anlamı var sorusu geliyor aklıma. Yani o zinciri zorlayan insanların, kırıp kıramadığı üzerine bir tartışma olsa tamam, o zaman ilk yetişme halimizin, ön kabullerimizin, ne kadar yıkılabilir olduğu, yıkılması gerekip gerekmediğini tartışalım. Fakat buradaki tanımlamaya odaklanırsak, o zincirin ucunu bulamayan birinin o zincirden şikâyet etmesinin bir anlamı yokmuş gibi geliyor bana. Yine de benzetme çok başarılı ve üzerine düşünülebilecek cinsten.
Bu kitaptan, benim çıkardığım bu kadar. Fakat kesinlikle birden fazla okunması gereken, değerli bir kitap olduğunu düşünüyorum. İyi okumalar diliyorum efendim.

[1] Kitapta kendisinden birden fazla yerde “kâğıt faresi” olarak bahsediliyor.
[2] Tanımlamada Yunan’ı kullandım, çünkü Yunanlıları Türklere çok yakın gören hiçbir şeye dayanmayan bir fikrim, ezberim var. Buna bağlı olarak ana karakterle, otobiyografik olduğunu bildiğimize göre Nikos Kazancakis’le kendimi çok daha fazla özdeşleştirdim. Kitapla ilgili özel bir bağ kurmama, karakterin yani yazarın Yunan olması sebep oldu sanırım.
[3] “Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm.” Bu söz aslında kendisiyle ilgili yazdığı önceki kısımların doğruya bağlı kalınarak yazıldığını düşünürsek, Aleksi Zorba’nın Nikos Kazancakis’in hayatında yaptığı değişimi özetleyebilecek bir söz.
[4] Milliyetçi dostu, öğrencisi Stavridakis Zorba Girit’e gittikten sonra Gürcistan tarafına giderek, buradaki Rumları Kürt saldırılarından koruyarak Yunanistan’a gemilerle taşımak için çalışan bir gönüllü oluyor.
[5] Patron şeklinde Nikos Kazancakis’e hitap ediyor. Kazancakis, roman sırasında Girit’te bir linyit madeninin başına geçiyor maddi gücüyle beraber. Zorba da çalışma sahasında işlerini hallediyor gibi bir durum var.
[6] Badak, karşı cinsle ilişkilerinde tutuk, çekingen, pasif ve ezik tavırlar sergileyen insan tipi diyebiliriz.
[7] Roman sırasında yazar Buda’dan ve doğal ihtiyaç bir nebze hor gören, aşırı uysal felsefesinden hayatını değiştirmek, Zorba gibi olabilmek amacıyla kurtulmaya çalışıyor. Yazarak bunu yapmaya çalışan yazar, en sonunda bu amacına ulaşıyor.
[8] 21 Aralık, gündüz saatlerinin artmaya başladığı bir dönümü ifade eder Kuzey Yarımküre için. Yazar ışık doğuyor derken, bu dönümden bahsediyor. Pagan inançlarında bu dönüm, bereketi simgelediği için kutsal bir yer tutarmış. Hıristiyanlığın figürü İsa’nın yeniden doğuşunun bu tarihe yerleştirilmesi, tüm dinlerdeki gündüz saatlerinin artması ile doğanın yeniden doğuşu düşüncesinin, Hıristiyanlığa da ucundan kıyısından dokunduğunu gösteriyor.


Kendin yarı şeytan olmazsan, şeytandan nasıl kurtulursun be?

Nikos KAZANCAKİS,Zorba(Sf.226)

Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.
Nikos KAZANCAKİS,  Zorba(Sf.102)


Kendini kurtarmanın tek yolu başkalarını kurtarmak için çabalamaktır.
Nikos KAZANCAKİS,  Zorba(Sf.17)

Denize vardım; kıyıdan kıyıdan aceleyle yürüyordum. Deniz kıyısında yalnız başına yürümek güçtür; her dalga ve gökteki her kuş bağırıp insana borcunu hatırlatır. Başkalarıyla yürürken güler, konuşur, tartışırsın, gürültü olur, dalgalarla kuşların ne dediğini duymazsın, belki de o zaman hiçbir şey söylemiyorlardır. Sizin bir söz kalabalığının içinden geçmekte olduğunuzu görüp, susarlar.
Nikos KAZANCAKİS,  Zorba(Sf.198)
  
Artık dünküleri hatırlamaktan, yarınkileri istemekten vazgeçtim; şimdi, şu anda ne oluyor, o ilgilendiriyor beni. 'Şimdi ne yapıyorsun Zorba?' diyorum. 'Uyuyorum,' diyor. 'İyi uyu öyleyse' 'Şimdi ne yapıyorsun, Zorba?' diyorum. 'Bir kadına sarılıyorum,' diyor. 'İyi sarıl öyleyse Zorba, hepsini unut, dünyada başka bir şey yok, yalnız o ve sen, Vira!'
Nikos KAZANCAKİS,  Zorba(Sf.306)
 Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk'tür, bu Bulgar'dır ve bu Yunan'dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim. Neden? Çünkü bunlar Bulgar'mış ya da bilmem neymiş. Şimdi sık sık şöyle diyorum: Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte. Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz.
Nikos KAZANCAKİS,  Zorba(Sf.356)